6 Aralık 2011 Salı

Medela Swing süt pompası ürün incelemesi

Bebeğimin doğmasına yakın epey araştırma yapmış ama süt pompaları ile ilgili pek fazla ürün incelemesine ulaşamamıştım. Sonuçta Medela Swing süt pompası aldım, şimdilik memnunum ve 6 aydır planladığım ürün incelemesini sonunda amatörce de olsa paylaşmayı başardım :) Umarım faydası dokunur.
Kamera çekimlerinin kusuruna bakmayın, bir yandan çocuk uyanıyor mu diye kollarken elimden gelen bu kadar, maksat bilmeyenlerin fikir edinmesi..
Medela Swing’in paket içeriğinde motor ünitesi, 24 mm çapında 2 adet göğüs hunisi (biri “softFit”, diğeri “PersonalFit”), bağlantı parçası, plastik bağlantı hortumu, valf başlığı, valf membranı, 150 ml’lik plastik şişe/biberon (BPA’sız), şişe ayağı, şişe kapağı(2 parçalı), biberon emziği, emzik kapağı, adaptör ve taşıma çantası mevcut.



Bebek emme hareketine benzer şekilde çalışan makine, çalıştırma tuşuna ilk basıldığında kısa çekişler yapıyor, süt gelmeye başladığında alttaki akış düğmesine basılmasıyla normal sağma işlemine başlıyor. Eğer bu düğmeye siz basmazsanız makine 2 dakika sonra otomatik olarak normal akışa geçiyor. Vakum seviyesini (+) ve (-) düğmeleriyle kendinize göre ayarlıyorsunuz. İsterseniz 4 adet kalem pille de çalıştırabilirsiniz (Pille çalıştırma deneyimim: günde 2 kez 10’ar dakikadan Duracell marka pil ile toplam 10 gün, Panasonic marka pil ile 2 gün kullanabildim).
Makinanın sesi rahatsız edici değil. Ama uyuyan bir bebeğin yanında kullanırsanız uyanabilir. Kamera çekiminde makinenin iyice yanına yaklaştırdım; çıkan ses bu. Vakum arttıkça ses de biraz artıyor.
Tek dikkat etmeniz gereken ve arada bir de olsa karşılaşılan sorun şu: bazen valf membranı hafif yapışık kalıyor ve süt şişeye hemen inemiyor. Bu durumda bağlantı parçasında(dirsek gibi olan, hortumun takıldığı parça) biriken süt bağlantı hortumuna girebiliyor. O zaman motoru hemen durdurmalısınız ki süt motora girmesin. Sonra şişeyi hafif sallayarak membranın açılmasını ve sütün akmasını sağlayın, gerekiyorsa başlığı çıkarıp yapışıklığı parmağınızla açın, motoru şişeden daha yüksek bir seviyeye kaldırarak hortumdaki sütün de şişeye akmasını sağlayın. Bundan sonra sağmaya devam edebilirsiniz.

16 Ağustos 2011 Salı

Bezgin Bekir Gibiyim...

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor bu ara.. TV izlemek, kitap okumak, gezmek vs. Gazete haberlerinin uzun olanlarını bile okuyamaz oldum, geçici midir bu bezginlik acaba?
Ayça eğlenmek istiyor, tek oyun arkadaşı anası :) Anası da bu aralar Bezgin Bekir gibi işte...
Ayça'yı bi öpeyim, iyi geliyor.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

3 saniye...

Ayçama kavuşmamın 72., Bademimden ayrılmamın 44. günü... Ayrılığı düşünmüyorum, düşünmeyi reddediyorum. Hep böyleydim ben, istemediklerimden bastırıp unutarak kaçtım hep. O yüzden midir hafızamın balık gibi olması???
(Artist: Lynette Pike)

5 Mayıs 2011 Perşembe

Dünyaya Merhaba

Minik meleğimiz sonunda aramıza katıldı. Biraz zor bir süreç olduysa da şimdiden zorluğunu unutmaya başladım. Artık 3 kişilik bir aileyiz ve anne-baba olmanın ne demek olduğunu anlamış bulunuyoruz :) "Eee anne olmak nasıl bir duygu?" sorusu ise çok zor bir soruymuş, çünkü tarif etmek imkansız, çabalasam bile bana "delirmiş" dersiniz diye susuyorum :)

25 Nisan 2011 Pazartesi

Gecenin Bir Yarısı

Anacım daha doğurmadan uykularımdan oldum, saat 2'den beri uyuyamıyorum, bari bloguma boş boş çiziktireyim dedim, ammavelakin el kadar netbukta da yazı yazması zor olduğundan -yaza sile- bu gönderi kaç saatte yazılır bilemem. SMS yazıyoruz sanki, mini mini.

Uykudan önce Ye, Dua Et, Sev (Elizabeth Gilbert) isimli kitabı okuyorum şu sıralar. Filmi de çekildi hani.. Ama bir kitap bu kadar mı sıkıcı olur? Hormonal durumum mudur, kitaptaki yazım hataları ve cümle düşüklükleri midir beni sıkan, ya da kitabın kapağına reklam niyetine yazılmış "bestseller" veya "olağanüstü, oo may gad-hillary clinton" şeklindeki pohpohlamalara mı gıcık oldum, yoksa kitabın dili mi beni iten bilemiyorum. "Niye almışız ki bu kitabı biz" diye evirip çevirip duruyorum.. Filmini de izlemem bunun valla höfff! Bu kitap mı kaçırıyor acaba uykumu da yaa?!

4 Nisan 2011 Pazartesi

Antalya

2006'da geldik yerleştik Antalya'ya.. Soğuk bir memlekette büyümeme rağmen soğukla hiç aram olmadığından "ekvatora yakın yaşamak istiyorum" derdim hep. Antalya'yı keşfedince fazla uzağa gitmeye gerek olmadığını anlamış ve evrene "Antalya'da yaşamak istiyorum" dileğimi göndermiştim. Sağolsun evren de bu isteğimi kırmadı ve 2006 yılında hayatımın yönü buraya döndü.

Burada yaşayan bir insanın başka şehre, en azından başka bir iklime alışması zor. Sıcak, deniz, nem, yüzecek-gezecek-görecek bir sürü yer... Ama her yönüyle güzel bulunmayabilir tabii. Mesela Temmuz-Ağustos ayları insanı bunaltır, hadi geçsin bitsin şu sıcaklar dedirtir. Ayrıca görmemiş zenginleri çoktur, insana saygı yoktur, esnafın gözü toktur-müşteriye ihtiyacı yoktur (!) Lakin kabul edelim, hangi şehrimiz insanlara saygılı medeni insanlarla dolu ki? Bir zamanlar 2. memleketim ilan ettiğim Ankara'yı ele alalım örneğin.. Ankara'yı çok seven ben artık 1-2 günden fazla dayanamıyorum Ankara'ya, insanlar asabi, özellikle trafikte her an kavga etmeye, silahı olsa çekip vurmaya hazır bekliyorlar. Bu ne şiddet bu celal! Gidince biz de sinir küpüne dönüyoruz resmen. Hımm, şimdi düşününce Antalya'ya haksızlık ediyormuşum, anladım..

Ayrıca bir medyumdan bağımsız milletvekili adayı, Donjuan Kocakuşak isimli bir muhtar adayı çıkaran başka yer de yoktur heralde ilginçlikler memleketimde :)

Antalya'nın benim için tek kötü yönü -daha doğrusu Ankara'nın tek bir iyi yönü- var; bütün can dostlarımın, sevdiğim akrabalarımın Ankara'da olması (hatta bir tanesi de, artık hiç göremeyeyim diye İzmir'e göç etti ki içim yandı). Hepinizi çok özledim :(

3 Nisan 2011 Pazar

Sona Yaklaştık

9 aylık sürecimizin son dönemecindeyiz. 37. haftamız tamam ve artık "iş"im bitti; büyüklerimin bana uygun gördüğü son ana kadar çalıştım ve artık izinliyim.

Burada bir parantez açasım geldi [Şu sıralar en gıcık olduğum konu: "Bizde doğumdan söz etmek ayıptı" Pffff, komik doğrusu.. En temel insan içgüdülerinden biri bu, yani kusura bakılmasın da hepimiz nereden geldik sanıyor bu insanlar. Nesi ve nasıl ayıp? Doğum süreci başladığında annesi olmazmış eskiden kadınların yanında, eşinin annesi gelirmiş. Annesi, aklı da gitse yanında doğuma gitmezmiş kızının. Sonracığıma "hamileyim, işte bunları şunları yaşıyorum, bebek tekmeliyor" falan demek ayıpmış. Bunlar tıpkı bir ebeveynin, başkasının yanında çocuklarına ilgi göstermemesi alışkanlığımıza benziyor. Ve bana çoook anlamsız geliyor. O kadar yerleşmiş ki aklıma, buraya yazarken bile iki kere düşünüyorum :) ]

Konumuza dönelim.. Son 3 haftamız var önümüzde, 3 hafta dediysek bebeğimizin canı ne zaman isterse tabii, belki yarın belki yarından da yakın. Başından beri fiziksel olarak büyük bir zorluk yaşamadım çok şükür. Genel olarak bakacak olursak, rahatsızlık veren değişiklikler; mide bulantısı/iştah kesilmesi, iştahın birdenbire fazlasıyla açılması, ayak/bacak şişmesi -hele şu ara çok feci, bakamıyorum bile, karnın büyüdükçe kaşıntı yapması, terleme, karın inene kadar ciğer ve kaburgalara yaptığı baskı-can yakıyor, nefes almak güçleşiyor, insan boğulmanın nasıl bir his olduğunu anlıyor, hızlı yürüyememe, sivilcelenme, geceleri sebepli veya sebepsiz sürekli uyanma ve en sevmediğim şey ise mantık ile hafızanın çok ama çok olumsuz etkilenmesi- resmen düşünemez oldum :) Olumlu değişiklikler; hiç üşümüyorum, saçlarım hemen hemen hiç dökülmüyor, hiç grip vs. gibi bir hastalığa yakalanmadım -başı da sonu da bahara denk geldiğinden en az 2 kez grip olabileceğim bir dönemdi aslında-.. Hmm olumlu değişiklikler de pek azmış yahu.. Ama neyse ki olumsuz etkilerin hepsi bir arada gelmiyor, hepsinin bir dönemi var ve sonra geçiyor. Sadece uyku düzensizliği, terleme ve akılsızlık tüm süreç boyunca devam etti bende :)

Bu süreçte her ne kadar çalışma verimim düşse de kendi açımdan bakarsam çalışmak çok iyi oldu. İnsan evde kalınca kendini çok fazla dinlemeye, "ay şuramda bir ağrı var neden acaba" deyip kuruntulanmaya başlıyor. O da olmazsa alışverişe sardırıyor, öyle güzel, albenili ürünleri olan bir sektör ki insan her şeyi almak istiyor, gözü dönebiliyor.. Benim bu döneme kadar dikkatimi çekmemişti ama meğer ne çok bebek mağazası ve ne çok çeşitli ürün varmış. Ben alışveriş konusunda kendimi tutmayı başardığımı sanıyorum. Sadece gerektiğini düşündüğüm şeyleri aldım. Ayrıca her zamanki gibi alınabileceğin en sadesini almaya çalıştım, cicili bicili şeylerden oldum olası kaçarım zaten.

Son olarak bir itiraf; bu dönemle ilgili en çok özleyeceğim şey sanırım gördüğüm özel ilgi ve hatalarımın kolayca affedilmesi/hoşgörülmesi olacak. İnsanın bu dönemde fazlasıyla şımarması, kendini prenses falan sanması işten değil gerçekten :)

8 Şubat 2011 Salı

Aile Hekimliği üzerine uzuuuun bir hikaye

Bugün, hamilelik nedeniyle yaptırmam gereken sağlık ocağı kaydını daha fazla ertelememem gerektiğine karar verip vurdum kendimi yollara.. Kayıt dediysem ne olduğunu da bildiğimden değildi yani, internette okumuştum böyle bir kayıt ve tetanoz aşısı yapılması gerektiğini..

Öncelikle bir not düşmeliyim;

Aile Hekimliği sistemine geçilmiş diye duymuştuk aralık ayında, ama "aile hekimi sorgulama" sayfasından sorgulama yaptığımda gördüğüm sonuca inanmak istememiştim: bizim ailemizin hekimi, 3 yıl önceki ikametgahımızın olduğu yerdeydi, Ötegeçe'de gibi bi şey :) Çocuk gibi oluyorum bazen, görmezden gelince yok oluyor sanıyorum bazı şeyleri :)))

İş yerindekilere haber vermiştim zaten gecikeceğimi. Ama sağlık ocağı 8'de açılır ben de muhtemelen mesaiye yetişirim diye her zamanki polyannacılığımla yola koyuldum, en yakın sağlık ocağına gittim. Onların adı artık sağlık ocağı değil sanırım, sağlık merkezi gibi isimleri var.. Sağlık merkezinde daracık koridorda bekleşen hastalar karşıladı beni. Bir şey biliyormuş edasıyla aralarında dolaşırken kulak kabartıyordum konuşmalara; "doktorlar henüz gelmemiş". Kapıda duvarda ne varsa okudum ki Danışma gibi bir şey yok ortada, herhalde yönlendirme için yazılar vardır diye. Resmi panolarda dediğine göre; aile hekimliğine geçilmiş, 13.03.2011'den itibaren de hekimimizi değiştirebiliyormuşuz, falan filan. Kapalı kapıların üzerinde yazanlara göre ise ; o kapı bilmemkaçıncı sokağa bakan doktorunmuş, "danışma değildir"miş, muayene 9-16 arası yapılıyormuş, rapor perşembe günü veriliyormuş muş muş muş. Eee kime danışacağız??

Bir bayandan kan almaya çalışırken bulamadığı aparatı yüzünden söylenmesine bakarak hemşire olduğunu tahmin ettiğim kişiye ilk fırsatta sordum: "Hamileyim, kayıt yaptırmam gerekiyormuş ne yapmalıyım?" Cevap: Aile hekimime görünmeliymişim, hekimimin kim olduğunu hatırlamıyorsam yandaki eczanede internet varmış, ondan yardım isteyebilirmişim.

Telefonumdan internete girip doktorumun Ötegeçe'de olduğunu hatırlayınca, ilk hayal kırıklığımla ve mesai saatimin yaklaştığı gerçeğiyle, "eeeh başlarım kaydına, özel hastanede olurum aşıyı da" diyerek işimin başına döndüm. Tam bir Veysel kızı :)

Öğlene doğru eşimin de gaza getirmesiyle, bu kadar kolay pes etmemeye karar verdim bu kez. Öğle arasında Ötegeçe'deki, varlığını bile unutmak istediğim "Aile Hekimime" doğru çıktım yola. yarım saat yürüyüş, yarım saat ayakta sıra bekleme derken beni azarlayıp postalayacağını tahmin ettiğim doktoruma ulaştım. Adam beni o mahalleye atadıklarına şaşkın, ama bir o kadar yardım için çabalayan, sevecen mi sevecen bir amca.. Beni orada kaydederse oraya gidip gelmem gerekeceğinden, ortak karar aldık ve bana yakın sağlık merkezine giderek verdiği formla doktorumu değiştirmek konusunda anlaştık. Cep telefonunu bile verdi mutlaka kendisini haberdar etmem ve sorun olursa yardımcı olması için.. Bu bir rüya mıydı? Böyle sevecen bir doktor olabilir miydi? Doktorumu değiştirmese miydim, buna gidip gelse miydim acaba??

Neyse, eşimi de alarak ilk durağıma döndüm. Tabii hala danışma diye bir şey yok, birden puf! diye beliriverecek değil, doktorumu nasıl seçeceğim ben şimdi? En iyisi yaşadığımız sokağa bakan doktorun kapısını bulup onunla görüşelim dedik. Tam 1 saat de o kuyrukta bekledikten sonra doktorumuzla tanıştık. Derdimizi anlatınca hemen yardımcı oldu sağolsun, o da şaşırdı önceki mahallemizden doktor verilmesine. Hemşiresi izinliydi ve kendisi de gripti, zar zor da olsa kaydımızı yaptırmayı başardık, bizi aşıyı yapacak hemşireye götürüp elleriyle teslim etti. Hemşire son derece sevecen, güleryüzlü.. Bir kaç bilgi alıp not ettikten sonra genel bilgiler verdi, hafif eliyle iğne fobisi olan bana hayatımın ilk tetanoz aşısını yaptı. Annem yıllarca bunu başaramamıştı, şimdi el mahkum, kendi ayağımla aşıya gidiyorum işe bak :)
Ötegeçe'deki doktorumu arayıp sorunu hallettiğimi, teşekkürlerimi ilettim..
Özet:
1) Meğersem "burası danışma değildir!" yazısından korkacağıma inatla kendi sokağıma bakan doktoru bulsaymışım en baştan, bu zahmetlerin hiçbiri çekilmeyecekmiş. Bu da bizim beceriksizliğimiz işte :)
2) Yeni sistemden midir bilinmez, doktorlar ve hemşireler insanı tersleyen, korkulacak, nemrut ve sevimsiz insanlar olmaktan çıkmış..
Kendime eleştiri; kaydın gerekli olup olmadığını, aşının özelde yapılıp yapılmadığını, madem bu kadar önemliyse kendi kadın doğum doktorumun beni aşı konusunda neden uyarmadığını/bilgilendirmediğini ise hala bilmiyorum :) Kulaktan dolma bazı bilgilerim var ama pek ikna edici sebepler değil.. Bir şeyi yaparken "neden" diye sormamak, sorsam da üstelememek alışkanlık haline gelmiş.
Bir de yeni sisteme eleştiri; doktorlar için sırayı hastalar kendileri oluşturuyor..Kalabalık olduğunda gerginlikler kaçınılmaz olacak, hele de arada doktorun yanına ilaç mümessilleri girmeye çalıştıkça..

27 Kasım 2010 Cumartesi

KIZ !

Bebişimizin sentez sonucu da belli oldu, cinsiyeti de; sağlıklı bir kızımız var büyümekte olan :)
Hep erkek sanmıştım öğrendiğim ana kadar, önemi olduğundan değil ya. Merak edenlere duyurulur :)

7 Kasım 2010 Pazar

16. Hafta

Şaka maka, ne oldum ne oluyorum derken 4. ayı devirmişim. Tabii riskler, endişeler falan derken nasıl geçtiğini anlamadık. Neredeyse yolu yarılamışız.


Dün, 16. haftada yapılan bir işlem olan Amniyosentezimizi yaptırdık. İğne fobim dolayısıyla birazcık zorlandım ama doktorum sağolsun beni ressmen çocuk gibi kandırarak kolayca bitiriverdi. Önce ultrasonda baktı bebek ne tarafta, iğne nereden girecek diye, sonra eldivenler giyildi, ilgili bölge dezenfekte edildi falan. İğne paketinin açıldığını görür görmez "eşimi çağırın!" paniğim doktoru biraz tırstırmış olabilir :) Sonrasında zaten ben bakamadığım için bilmiyorum ama eşimin bahsettiği kadarıyla uzuuuuuuun uçlu bir iğne ile karından girip(gerçi iğnenin az bir kısmı girmiş) bir miktar sıvı aldılar. Sadece girerken hissettim azıcık, onu da daha bu uyuşturucu iğne deyip kandırmışlar. Bir baktım bitivermiş beni silip paketliyorlar :) Hadi kalk, geçmiş olsun!

Oyy hamilelikte en korktuğum şey de başıma geldi ya, kendi rızamla gidip yaptırdım ya daha ne diyim bilmiyorum :)

31 Ekim 2010 Pazar

Mercan Izgara

Son zamanlarda yoğun baskı üzerine (!) düzenli balık yemeye çalışıyoruz ailecek. Oysa ne eşim ne de ben severiz bu deniz canlısını; öyle ki yıllarca balık yemese aramayacak insanlarız.. Neymiş, haftada 3 gün yenmeliymiş, yok artık!
Haftada 1 ancak yapıyorum anacım.. O da dayım sağolsun ızgara tavsiye etti, hani şu "en ilkel olanlarından" (dayımın tanımı böyleydi valla :) ) Uğraştım, buldum, 25 papele bir tane aldım. Ayol mucize gibi, çabucacık pişiriyor, uğraştırmıyor insanı. Dolayısıyla üşenmeye meydan vermiyor, bir de balık yeme görevimizi başarıyla yerine getiriyoruz.
Benim bu yazıyı yazma amacım da bu yaşımdan sonra balık kültürü edinmeye başlamam dolayısıyla, edindiğim güzel tecrübe ve tarifleri paylaşmak canlarım. Ben henüz cahilim bu derya kuzuları konularda, o yüzden bildikleriniz varsa siz de katkıda bulunursanız sevinirim.
Bi kere Antalya'da iyi balık nereden alınır hala bilemiyorum. Ben de bilinen marketlerden almaya, alırken de klasik bayat mı değil mi taktikleriyle seçmeye çalışıyorum. Bugün Metro'dan orta boy mercan aldık. İkisi 16,62 TL tuttu, normal midir bilemeyeceğim. Öğrencilik aşamasında bu konularla uğraşmıyorum şimdilik. Ama 1 kişi için yeterli geldi, midesi büyük birini doyurmayabilir ama..
İnternette ızgarası yapılıp yapılmadığını, nasıl yapılığını şöyle bi sorgulayıverdim ve karşıma çıkan bir sos tarifini uyarladım.
1 diş sarmısağı rendeleyip biraz tuz, zeytinyağı ve yarım limonun suyu ile karıştırdım. Balıkları bu karışımda yarım saat beklettim (aç olmasam aslında 1 saat beklemeliymiş :) ) Sonra balıkları hoop ızgaraya.. Ama ızgaranın ısısı biraz yüksek geliyor bu balığa; 2 dakikada bir kapağı açıp azıcık soğutarak bişirdik 15 dakikada pişti, çok müdahale etmemek lazım çünkü mercan biraz narinmiş dağılma oluyor.
Salataya gelince, bu tarif de dayımdan:
Roka, 1 diş sarımsak, taze nane, 1 domates, 1 limon
Hepsini doğrayıp bol limonlu tuzlu bi salata yaptım, nefis oldu :)
Afiyet olsun

20 Ekim 2010 Çarşamba

Cicim ayları

Eee bir anne nasıl sürekli çocuğundan bahsederse bir hamileden de hamilelik sürecinden sürekli bahsetmesi beklenebilir sanırım.. Bundan sonra doğurana kadar bizde haberler bunlar olcak demek ki..

13. haftanın içindeyim, ilk 3 ayı geride bıraktıktan sonra hamileliğin en rahat 3 aylık dönemi başlıyormuş. Ben o yüzden buna cicim aylarım diyeceğim :) Çünkü ilk dönemi, bulantılarımın beni hayata küstürmesi ile hatırlayacağım. Ha ne oldu, sadece 3 hafta sürdü ama hiç bitmeyecek, 9 ay böyle geçecek sandım. Ne yemek, ne içmek, ne gezmek, ne uyku, ne uyanıklık, ne tv, ne puzzle, ne kedi nenenenenene....Canım hiçbir şey istemedi, hayata küstüm resmen yahu. Kabus gibi bir 3 hafta geçirdim, işe gidiyor olmak ilaç gibi geliyordu, hafta sonu gelmesin istiyordum yani o derece. (peki ne oldu? hamile kadının duası kabul olurmuş; şimdi hafta sonu bile çalışmak zorunda kalıyorum, brrravo!)

Bu arada doktorlar sağolsun bir ara moralimi epey çökerttiler, efendim işte boş kesede bebek olmama nedeni genetik bi sorunsa ve tek yumurta ikiziyse diğerinde de genetik bir sorun olabilirmiş. Sonracıma dolu kese boş olanı baskılayamıyormuş, bebeğin suyu azmış falan filan. Eeeh dedim ne olursa olsun, pırakın beni ben bol su içecem de amniyotik sıvıyı arttıracam, ayrıcana kötü bişi olacak olsa hissederdim bi sorun olmicak bu çocukta!

Nitekim, 12. haftanın sonunda kalkıp bi daha taa angaralara gittik. Baktı ve "tamam" dedi porosor bey; bebek normal sürecine girmiş, boş kesenin baskısı kalkmış, bebiş büyümüş, suyu bilem artmış, kıpır kıpır oynuyo namıssız. Yahu daha 5,5 cm boyu var ama parmaklarındaki kemiklere kadar bir sürü ayrıntı seçiliyor, insan olmuş bu yaaaaaa! Haa bu arada 12. haftanın içinde 1 kez hareket ettiğini de hissettim, anlatılmaz yaşanır ancak..

Çok ilginç yaa.. Hani küçük çocuklar her şeyi hayretle ağızları açık izler ya, öyle hayretler içinde izliyorum bebeği ve hamileliği.. Kendi belgeselimi çekiyorum burda alooo!

Tembelikonun dönüşü

Benim suçum diil, Badem'i izleye izleye tembellikte yarışır oldum.. Yoksam valla billa yazıcaktım ben biloga :)
Yaa şaka maka, bir kısım medyanın da öğrendiği üzere güzel haberlerim var ama hep bi engel çıkıyo yazmama.. Hep bişileri beklemek zorunda hissediyorum kendimi o yüzden yazamıyorum. Ama yaşadıklarımı taslaklara döküyorum.. Pek yakında bu sinemada :)

12 Eylül 2010 Pazar

Çoluk Çocuğa Karışmak (2)

Geçen sene bu blogta yazmıştım, çocuk yapmanın mantığını sorguladığımı. Artık sorgulamıyorum, çünkü mantık ile yapılabilecek bir şey değil onu anladım.

Evet, ebeveyn olma zamanı geldi...

Aşağıdaki yazı müstakbel annenin 8. haftasından:

8. haftayı geride bıraktık. Kadın vücudundaki bu değişimleri birebir yaşamak çok ilginç bir deneyim; sanki kendi belgesel filmimi çekiyor gibiyim, kendimi dinliyorum ve her değişimimi hayretle izliyorum.
Hamile olduğumu test yapmadan hissetmiştim, çünkü daha önce hissetmediğim, bambaşka hareketlenmeler algılıyordum. Kesinlikle farklı bir şey, tanımlamak zor. Ben bunu o hafta "karnımda tetris oynanıyor sanki" diye tercüme ettim :) Bu, 1. aya denk geliyor.

6. haftada hareketlenmeler duruldu. İlk kez ultrasonda bebeğin içinde oluşacağı keseyi gördük. Kesecik henüz 4,6 milimetre boyunda. İlerde muhtemelen -en azından-1,5 metre'nin üzerinde bir boya ulaşacak bir insanoğlu için küçük, ama bir annenin midesini altüst etmeye yetecek kadar büyük bir adım :) Evet korktuğum başıma geldi ve 6. haftadan itibaren mide bulantılarım başladı. Halbuki çok inanıyordum bulantısız atlatacağıma.. Hormonların ve bulantılatın etkisi birleşmeye başladı. Dengesiz ruh hali, iştah kesilmesi, can sıkıntısı, hayattan zevk almama gibi sendromlarım tam gaz gidiyor.

7. haftada artık küçük zigotumuzun kalbi atıyor mu onu görmeye gittik ve şok üzerine şok yaşadık: ikiz gebelik söz konusu, yani 2 tane kese var. Ama bir tanesi boş. Diğerinde ise kalbi pıtıpıtı atan bir bebek var. Detaylı bir ultrason taraması yapıldı; boş olan kesede herhangi bir oluşum yok, anembriyonik kese oluyormuş adı. Diğerine odaklandık; kalp sesi duyabilmemiz için yükseltildi, gümgüm-gümgüm atıyor, börülce tanesi kadar olmuş bebiş. Börülcemiz büyüdükçe boş kese baskılanıp doğumla atılmak üzere bi kenarda kalacakmış. Kalp atışlarını görmek ve duymak müthiş bir şey, anne ve babalık içgüdülerini de tetikliyor insanın, artık farazi bir şeylerden konuşmuyorum, bir bebek büyüyor içimde ve biz artık anne-babayız!

17 Haziran 2010 Perşembe

Son Fotoğraflar(Prag)

Prag

Eveeet, uzun bir uyuzluk ve üşengeçlik döneminden sonra Prag ziyaretimizin notlarını yüklemek için hazırım..
Nemli bir günün akşamında İstanbul'a vardık önce.. Eski dostlar Yeliz ve Umut misafirperverliklerini sundular bize sağolsunlar. "Cezayir"de dostlarımla özlem giderirken İstanbul'u değil ama Yeliz'i çok özlediğimi anladım.
Ertesi sabah erkenden koyulduk havaalanı yoluna, takside düşüncelerimin ortak paydası "iyi ki kurtuldum senden İstanbul" idi :) Ben hala idrak edememiştim ilk yurtdışı yolculuğuma çıkmak üzere olduğumu. Ben ki her yolculuk öncesi heyecandan pırpır uçan biriyim. Ancak varış noktasına ayak bastığımızda anladım, yıllardır özlemle görmeyi planladığım yere gerçekten-harbiden sonunda varmış olduğumu.. Şimdi hatırlamaya çalışınca rüya gibi geçmiş zaten, hayal meyal hatırlıyorum :)
Neyse bu kadar romantizm yeter.
Yemekler güzel, ilginç gelen her şeyi-bira, sosis, tavşan, ördek, gulaş- denedim ama 4. gün artık midem bulanmaya başladığından deneme işini bıraktım. Domuzun Dizini bile yiyor adamlar yaa. Eh bu kadar seviliyorsa bir hikmeti vardır ama onu da deneyemeyecem yok artık, dedim.
Sağolsun bizi ağırlayan arkadaşımız Prag'ın tüm güzelliklerini göstermeye kararlıydı. İlk 3 gün o çalıştığı için kendimiz keşfe çıktık. Ama gece hayatını tanımadan olmazdı tabii.
Biz anladık ki gece hayatını bilen biri olmazsa gidecek bir yer bulmak çok zor. En güzel yerlerin önünden geçip anlamayabilirsiniz. Adamlar gece klüplerini barları yerin dibine yapmış çünkü, Gece dolaşırken girip "a-a ne kadar boş" dediğiniz cafe'nin merdivenlerinden aşağıya inmeyi deneyin. Prag'ta hayat saatler gece yarısını gösterdiğinde o merdivenlerin altında başlıyor. Kurtlarını dökmek isteyen insanlar vampir gibi geceleri yaşıyor :) Eğlence sabahın 9'larına kadar durmuyor. En güzel yanı tarihi olması falan değil arkadaşlar, kesinlikle gece hayatı süper.
Tarihi binaları ise.. O kadar çok ki son günlerde artık birbirinden ayırt edemez oldum. Yine de o beğenmediğim İstanbul bu açıdan Prag'ı geride bırakabilir bence..
İlgimi çeken şeyler;
-Trafikte yayalar öncelikli-nasıl yani?!?! :)
-5 gün boyunca sadece 2-3 kere korna sesi duydum
-Trafik polisi sırf ceza kesecek değil ya, "Arabanızı çok güzel park etmişsiniz, teşekkür ederim-Polisiniz" yazılı ve matbu(!) gülen yüz resmi içeren not da bırakabiliyor
-Şehir içindeki tüm yollar arnavut kaldırımı benzeri taş döşeli, asfalt pek yok-tıngır mıngır
-Arabalar ağırlıklı ve doğal olarak Skoda marka. Ama maşallah lüks araba görmek de gayet sıradan-maserati, bentley, aston martin, ferrari'nin bini bir para..
-Kızları gerçekten çok güzel-ki bu, en güzellerinin AB sonrası manken olmak için ülkeden göç etmiş haliymiş
-İnsanlarda stres mi yok nedir, hiç gerginlik ortamı görmedik, biri yanlışlıkla çarpsa hemen özür diliyor. Önüne baksana! diyen-ters bakan yok.. Herkes gayet rahat.. serin.. ohhh... Allahımmm, ben alışık değilim böyle stressiz insanlara, oksijen çarpması etkisi yaptı bende
-Garsonlar tam öküz; laf ebeliği yapmakta üstlerine yok- ki bu da turist göre göre kibarlaşmış halleriymiş

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Matt Damon in Entourage season 6 Finale [HD]

The Departed deyince aklıma geldi. Matt Damon, sen nasıl bi adamsın yaw?
Entourage dizisini izlemeyenler için özetlemek gerekirse; dizimizin kahramanı ve Hollywood'da ünlü bir aktör olan Vince, Matt Damon ile karşılaşır. Damon bizimkinden kendisinin de üye olduğu yardım amaçlı bir vakfa yüklüce bir bağış yapmasını ister. Bizimki "he he" der geçiştirir. Lakin kör talih bu ya; bizimki orada burada Damon ile karşılaşmakta, söz vermekte ancak bağışta bulunmayıp mahçup olmaktadır. Aşağıdaki video bu bölümün sonudur. İşte huzurlarınızda, "Matt Damon'ın kayışı nasıl kopardı?!?" :

Bunları izlemeyin!

Amman diyim, sakın ha "Joel Schumacher yönetmiş" deyip Town Creek'i veya "Way! Mel Gibson oynuyormuş" deyip Edge of Darkness filmlerini izlemeyin.. Paranıza, zamanınıza yazık.
"Leonardo DiCaprio ile Martin Scorsese tekrar mı bir araya gelmiş?! Oo yeee" diyenler için ise Shutter Island sadece bir hayal kırıklığı olur.. İkilinin Oscar'lı filmi The Departed'ın damağınızda bıraktığı tadı hiç bozmasanız daha iyi..

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Zihniye Sinir


Benim bi fikrim var! Araçlarda korna kontörlü olsun. Kısa DÜT 1 kontör, uzun DÜT 2 kontör, kornaya abanmak süresine göre artarak artsın. Bak bakalım o zaman sarı ışıkta (Ankara'daysanız Kırmızı'da) DÜTlüyolar mı? Taksiler dolmuşlar kafa şişiriyorlar mı?

14 Mayıs 2010 Cuma

Blog gezintisi

Cuma bugün.. Haftanın yorgunluğuna bi de gece yaşamının gürültüsünü, hareketini ekleyemiyorum. Kocacım çıkıyor arkadaşlarla bazen, ben tembellik ediyorum.
Bloglarda dolaşayım, zevkle okuyacak bir şeyler bulayım diyorum, olmuyor.. Tanıdıkların izlediklerinin izlediklerinin izlediklerinden bile kopya çekmeye çalışıyorum; ı-ıh sarmıyor. Okuyacak hiçbir şey yokkk! Ama blog konusunda en sinir olduklarımın "İlk Beş"i şöyle çıktı ortaya:
5) Yorum yapmayıp sadece bağlantı paylaşanlar
4) İmla nedir, Türkçe nasıl konuşulur/yazılır, hangi -de ayrı yazılır bilmeyenler
3) Bunalım takılanlar
2) Sadece çocuklarını anlatanlar ( "Flaş! Flaş! Flaş! Bugün Pelinsu kakasını tuvalete yaptı!!!")
1) Şiir yazanlar.. Şiir sevmem, seveni de sevmem(yok artık, abarttım tamam "seven" sevdiklerimi harcamak o kadar da kolay değil :) )